Karkovan: Giresun-Ordu Gezisi

Merhaba millet,

Sizlere dört günlük Giresun-Ordu maceramdan bahsedeceğim biraz. (Karkovan’ın ne olduğunu en son söyleyeceğim.)

img_8619

Saat sabah beş buçuk müsadenle Rock’n Roll

30 Aralık 2016 Cuma günü heyecandan uyuyamayıp sabah 5.30’da yola çıktım. Bilenler bilir, evim ve İzban arası iki adım mesafe. Henüz yeni yola koyulmuştum, gecenin sessizliğini bozan gürültülü valizim ve ben hızlı adımlarla ilerliyorduk, ta ki ileride valizimin sesini duymasıyla kulakları dikip havlayarak yanıma koşan köpeğe kadar… Sekiz kilogramlık valizi 45 kilogramlık bünyemle kaldırıp sarılarak yürümeye başladım. Sağ olsun cici köpek de izbana ulaşana kadar peşimden ayrılmadı.

Soğukta altı dakikalık şaşkın insanlarla beklemenin sonucunda günün ilk İzban’ı geldi. Tıngır mıngır Adnan Menderes Havaalanı’na kadar karanlıkta, baygın insanlarla gittik. Havaalanı durağında indiğimde insanların çılgınlarcasına giriş kuyruğunda öne geçmelerini izledim. Özellikle saygısız bir teyzeyi uçağa binene kadar takip ettim ve bu kuyrukta önüme geçen kadın diğer kuyruklarda da herkesin önüne geçmiş olmalı ki bilet alırken aramızda 30 kişiden fazla insan vardı…

Kuyruklarda insanların önlerine geçen insanlardan hoşlanmıyorum.

Tepelere tatlı tatlı serpiştirilmiş güzel evler

Tepelere tatlı tatlı serpiştirilmiş güzel evler

Neyse bir şekilde bilet aldık uçağa bindik. Bir buçuk saatlik yolculuk sonucu Ordu-Giresun Havaalanı’na inmiş bulunmaktaydım. Uçakta uyuyarak gittiğim için çok bir şey göremedim. En son tepelere tatlı tatlı serpiştirilmiş güzel evler vardı. Bir de havaalanının şişirilmiş bir balon olduğunu fark ettim, denize inmek fln overrated. O konuya en son değineceğim.

Havaalanından çıkıp Havaş’a 10 lira vererek Giresun’a doğru ilerlerken solunuzda sonsuz Karadeniz, sağınızda ise yer yer binalarla bölünmüş dağ manzarasını görüyorsunuz.

Giresun’a ulaşıp biraz vakit geçirince de Giresun’un minicik bir yer olduğunu anlıyorsunuz. Ulaşım çok kolay, çünkü yürüyerek dahi her yere gidebiliyorsunuz. Dolmuşları, otobüsleri, taksileri ile de her yer çok yakın ve ucuz. Ve belki garip gelecek ama ben bu şehri İstanbul’a benzettim. Gazi Caddesi var mesela, ucu denize çıkıyor, yokuş bir cadde. Ara sokakları da Galata’nın oradaki sokaklar gibi sanki. Bana çok fazla İstanbul’u anımsattı bilemiyorum, uyduruyor olma ihtimalim çok fazla. İstanbul’un yanı sıra deniz manzarasının İzmir’e benzemesini de pas geçmeyeceğim. (Ben böyleyim işte, her yeri her yere benzetmeye bayılırım.)

Giresun Deniz Manzarası

Giresun Deniz Manzarası


Gün 1:

Giresun’da ilk günümü şehir içini dolaşarak geçirdim. Şehir gerçekten çok güvenli, genç nüfuslu ve saçma sapan tipler gezmiyor. Küçük bir yer olmasına rağmen çok pahalı bir şehir. İzmir’le karşılaştırınca özellikle yemek olarak çok pahalı. Ulaşım olarak ise tersine çok ucuz. Şehirde hiç sokak hayvanı yok, bu çok garip geldi ne yapmışlar hayvanları yemişler mi bilmiyorum. Yemeğimi bitiremeyip elimde on beş dakika turladım ve verecek bir tane hayvan bulamayıp çöpe atmak zorunda kaldım. Böyle de garip bir şehir.

Ve tabii ki ilk gün canım arkadaşım Gizem’in arkadaşlarıyla tanıştım. Bir sürü arkadaşı var ve hepsi çok iyi insanlar. Beni evlerinde ağırladılar. Gezi süresince çok hastaydım ve hastalığımın geçmesi için hepsi seferber oldu. Anneyi arayıp özel karışım tarifi hazırlayanlar, zencefil çayı demleyenler, nöbetçi eczane arayanlar… Selamlar ve sevgiler olsun iyi yürekli insanlara…

Orta Kahve manzarası

Orta Kahve manzarası

Gün 2:

Giresun’daki ikinci günüm yılbaşı günüydü ve akşam bir şeyler yapmadan önce sabah gezmek istedik. Benimle birlikte maceraya atılan arkadaşlarım Gizem ve Apo ile ilk iş olarak kahvaltı yapmaya Orta Kahve’ye geldik. Burası Giresun’un tepelerinde bir yer, manzara hoş, portakal suyu güzel, kuymak* sıcak. (*mıhlama olarak da bilinir). Mis gibi bir kahvaltının ardından Ordu’ya geçmek niyetiyle dışarı çıktık. Servisle geldiğimiz bu yoldan bir çılgınlık yapıp otostopla dönmeye karar verdik -ve otostop takımı kurulur-. Pek araba geçmeyen bu yerden bir şekilde hızlıca bizi alacak araç bulduk. İçeri atlayınca yerde bira şişeleri, arkada Ankara havaları, ve sarhoş olduğundan şüphelendiğimiz, esasen dolmuşçu olan amcayı gördük ve bu bizi -birazcık- tedirgin etti. Kısa bir yolculuğun ardından indik ve tekrar ava çıktık. Bu sefer daha çok araba geçiyordu fakat durmuyorlardı. Biz de zaten yavaş yavaş arabaya ve içindeki tiplere göre otostop çekmenin sırlarını keşfediyorduk. En sonunda Karadeniz’in bağrından kopmuş bir abimiz durdu. İçeri atladık hemen. Biz merkezde ineriz, orada yine otostop çekeriz diye düşünürken abinin dilinden adeta bal damladı: “Ben Ordu’ya gidiyorum”. Nefesler tutuldu. Bizi Ordu’ya kadar bırakıp bırakmayacağını sorduğumuzda aldığımız olumlu cevap ile içimizde adeta sevinç çığlıkları atıyor, konfetiler patlatıyorduk.

Kumru

Kumru

Rahat bir yolculuğun ardından Ordu’da mis gibi bir yerde indik. Kısa bir yürüyüşle teleferiğe ulaştık. Heyecanla biletimizi aldık ve adı “Kumru” olan teleferiğe bindik. Bence bu bir mesajdı, “Kumru” <3.

Teleferikle seyahat biraz gergin oluyor. Yine de her şey ve manzara harikaydı. Yukarı çıkıp biraz hediyelik eşya aldık ve hemen yan taraftaki Tepe Restoran’a oturduk. Güzel bir ziyafet çekmenin vakti gelmişti. Yemekler çok lezizdi. Karnımızı doyurup dinlendik. Ardından geri dönmek için tekrar teleferiğe geldik. Bu sefer Ordu’nun gece manzarasını görüyorduk. Uçağa binmek gibi, daha yakındanı. Çok hoş.

Teleferikten inince artık gecenin gerçekleriyle yüzleşme vakti gelmişti: Geri dönüş! Tabii ki servise binmeyip otostop çekecektik. Gece olmuştu ama varsın olsun dedik. Bu sefer gerçekten kimse durmuyordu. Biz de karşımıza çıkan Migros’a girip alışveriş yapalım dedik. Yılbaşına özel çıkan yarım metrelik Kinder’lerden aldık. Daha sonra elimizde yarım metrelik Kinder’le otostop çekmeye başladık.

Yarım metrelik Kinder

Yarım metrelik Kinder

Evet biraz garip görünüyorduk ama olsun. Bir araba selektör yapıp durmadı, birkaç araba korna çaldı, “bu durur yiav” dediğimiz hiçbir araba durmadı, duran iki arabanın yolu başka yereydi ve uzunca bir süre bekledik… Kısmet kuyumcu abinin Skoda’sınaymış. Okumayı yalnızca tıp ve hukuktan ibaret görüp bize cahil cühela muammelesi yapsa da iyi birisiydi bu kişi de. Ordu’dan Giresun’a yaklaşık yarım saatlik yolculuk sonucu vardık. Teşekkür edip arabadan indik ve yılbaşı evine doğru yürümeye başladık.

Behlül ve Beşir

Behlül ve Beşir

Garip bir evde toplandık. Partiye erken başlayarak otostop takımı olarak kola-Kinder yaptık. Biz kola-Kinder’in etkisindeyken diğer insanlar da yavaş yavaş geldi. Gün bitene dek her şey çok eğlenceliydi, şarkılar söyledik, gitarlar dinledik, kedilerle oynadık… İki kedi vardı, birisi sarışın Behlül diğeri tekir kedi Beşir. Behlül olanın şımarıklığına karşın Beşir biraz daha sakindi.

Saatin 00.00’ı bulmasıyla bu yorucu ve heyecanlı gün bitmiş, yeni bir güne/yıla kapı açmıştık.

Gün 3:

1 Ocak 2017 Pazar günü. Ertesi gün herkesin sınavı olduğu için herkes çalışmaya koyuldu. Ben de ilaçlarımı içip dinlenip bir şeyler izledim. Akşam Corylus diye bir kafeye gittik. Waffle yedik ve bana özel bir bitki çayı hazırladılar. Gerçekten kullanılan malzemeler çok kaliteliydi. Utanmasam tabağı ve bardağı yalayacaktım. Kaliteye karşın fiyatlar da çok uçuk değildi. Bir daha gelsem yine buraya giderim.

Kafeden çıkıp oraya buraya gidip dolandıktan sonra eve geri döndük. Bu sırada çok komik şeyler oldu. İki tane ayakta duramayacak kadar sarhoş kızla karşılaştık, biraz sohbet etme fırsatı yakaladık. Onlar çok komikti. Eve dönünce ben uyudum, gün bitti.

Gün 4:

2 Ocak 2017 Pazartesi. Dönme vakti gelmişti. 14.20’de olan uçağıma yetişmek için evden çıkıp bir şeyler atıştırıp insanlarla vedalaşıp yola koyuldum. 13.48’de havaalanındaydım. Havaalanında kimse yoktu. Henüz gelmemişlerdir herhalde diye düşünüp biletimi almaya gittim. Dolanıyorum dolanıyorum kimse yok. Pegasus’un yerinin önüne geldim içeri falan bakıyorum, güvenlikçi adam geldi “Onlar burda olmaz şimdi, sen neye baktın” dedi. Nasıl olmaz, biletim, diye kendimi anlatmaya çalışırken “Sen İzmir uçağına mı binecektin?” diye bir soru geldi. “Evet” dedim. “Gitti o uçak” dedi. Ben 404 not found. Ben şok ben iptal. Olayı anlamaya çalışıyorum.

Uçak saatine yanlış bakmışım. Gelene kadar elli kere baktığım 13.20 uçağını inatla 14.20 olarak görmüşüm. Başımdan kaynar sular döküldü. Telefona sarılıp babamı aradım durumu haber vermek için. Sonra tekrar bilet alacağım ama havaalanında kimse yok. O kadar kimse yok ki yalnızca güvenlik ve temizlikçiler var, kafe sahipleri bile yok. Hayalet havaalanı gibi. İnanmıyorsanız bakın:

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Neyse iş başa düştü dedim internete sarıldım. Bir sonraki uçağa bakıyorum. Da da da dan!… Bir sonraki uçak akşam 21.25’te, İstanbul aktarmalı, toplam 4 saat, ve saat şuan iki… Yıkıldım. Sabah 80 lira verdiğim uçağın akşamki aktarmalı versiyonunun 200 lira olması da cabası. Eve geri dönsem yarın gelsem diye bakıyorum, ertesi günkü uçaklar da aynı fiyat. Mecbur bekleyeceğim dedim, aradım herkesi haber verdim, bileti aldım, bekliyorum.

Saat akşama doğru ilerleyince kafeci insanlar da geldi ben de rahat bulduğum iki kafeden birine geçtim. Adı “Kahve Vadisi” olan bu yer, sanki havaalanında değil de normal bir yerdeymiş gibiydi. Çalışanlar geliyor çay kahve içiyor, bakkal gibi kullanıp soda alanlar var, öğle yemeğini yiyenler var… Garip bir yer. Çay 1,5 lira. İnanabiliyor musunuz, havaalanında bir yerde çay içiyorsunuz ve 1,5 lira. Giresun’un içinde bile 3 liraydı. Göz yaşlarıma hakim olamayıp ağlayarak bir çay söyledim kendime, hem de limonlusundan. Akşama kadar çayımı da içtim yemeğimi de yedim şarjımı da doldurdum… Tek eksik internet olmamasıydı, o da olsa İzmir’e dönmezdim herhalde.

Yine bir hata yapmaktan çok korkarak uçağımı bekledim, on dakika rötarlı hareket ettik ve Sabiha Gökçen’de hayatımın ilk aktarmasını yaptım. Epey havalı bir şeymiş. Gizli bir merdivenden geçip şıp diye kapıların orada buluyorsunuz kendinizi. Giriş kapımı bulup uçağıma bindim. Giresun ve yurt dışı aktarma uçağıymış. Rötarı bekleyen herkes çok gergindi. Neyse ki kısa bir süre sonra kalktık.

Tüüüümmm bu yorucu günün ardından saat 02.00 suları evime vardım. Home sweet home.

 

Giresun benim için güzel bir maceraydı. Hazırladığım valizdeki eksiklikleri gördüm, bakar kör olmamanın önemini anladım, güvenli bir yerde doya doya otostop çektim, lezzetli yemekler yedim ve güzel dostluklar kazandım. Bir sonrakini heyecanla bekliyorum.

(Karkovan açıklaması: Kendime taktığım yeni lakabım. Ben Giresun’a aslında kar görmeye, yılbaşını karlı geçirmeye gittim. Bilet alırken cuma günü Giresun’da kar fırtınası gözüküyordu. Ama tahmin edin bakalım ne oldu? Cuma günü uçaktan indiğimde o kadar sıcaktı ki montumu, atkımı çıkardım.

Bu hayatım boyunca böyle oldu. Özellikle kar görmek için kaç kez 15 tatilde İstanbul ve Bursa’ya gittiğimi biliyorum. Yok. Yok arkadaş. Bir kere nasip olmadı. Benim gittiğim yerlerden kar kaçıyor. Bir kere uyandığımda şöyle lapa lapa kar yağıyor olsun, bir kere uyandığımda dışarısını bembeyaz göreyim, yok! Benim adım karkovan, benim gittiğim yerlerde kar yağmaz. Kanada’ya taşınıp kar sorununu çözeceğim.)

Reklamlar